Written by

Cümleyi ilk “Nietzsche Ağladığında” filminde duydum. Aslında Irvin D. Yalom’un aynı adlı kitabını da okumuştum, muhtemelen orada da vardı bu cümle, ama o zamanlar pek dokunmamış bana ki farkında varmamışım. Duyduğumda da çok sevdim. Hatta unutmayayım diye yazmıştım bir yere. Geçen gün aklıma geldi, aradım taradım, buldum cümleyi. Aynı etkiyi yarattı yine. Çok anlamlı değil mi?

 

Tercümesi ise; “Biz olmadan önce “ben” olmalıydım. Sağlıklı bir ilişkiyi anlatan en güzel cümle bu bence. İlişkiler iki kişilik ve herkes kendinden bir şey katıyor. İki farklı insan “ben”den “biz”e geçiyor. Bana zor geliyor bu oluşum. Hele ben “ben” olmaya başladıktan sonra daha da zor. Denge gerektiriyor. Bunu anlayabilecek birisiyle, anlamanın ötesinde, iyice benimsemiş birisiyle sağlıklı bir ilişki yaşayabileceğime inanıyorum. “Biz” olmabilmek güzel, ama genelde “biz”i bulanlar “ben”lerini yitiriyorlar sanki.

 

Arada ince bir çizgi var. Kendi hayatımda da bu cümleyi çok net kullanırdım. O yüzden de beni çok etkiledi sanırım. İlişki yaşamayı karşımdaki insanı mutlu etmek olarak gördüm uzun zaman. Karşımdakinin istekleri, hobileri, hayatı ilk planda oldu. O zaman da aynısını karşımdan bekler olmuşum farkına varmadan. Çok lüzumsuz içerlemeler yaşamışım. Aslında iyi ki de yaşamışım ve tatmışım o duyguları da. Şimdiki halimle karşılaştırınca gereksiz geliyor tabii de, o zamanlar ben öyleymişim. 

 

Birisi için bir şey yaptığımda ve o yaptığım şey için kendi istediğim herhangi bir şeyden vazgeçtiğimde, sanmışım ki fedakarlık yapıyorum. Karşımdakini sevdiğimden dolayı, kendimden vazgeçiyorum. Oysa kendimi daha fazla sevdirmek içinmiş, sonradan daha net anladım bunu. Farkında olmadan da beklentiler geliştirmişim. Ben öyle yaptıysam, onlar da bunu yapabilirdi, ama yapmadılar. Demek ki, o kadar da önemli değilmişim tarzı, genelde bize öğretilmiş duygular oluşturmuşum içimde. 

 

Şimdi tam tersini yapıyorum. Birisi için bir şey yaptığımda, gerçekten isteyip istemediğimi tartıyorum önce. Kendi istediğim için mi yapıyorum, onu mutlu etmek için mi? Kendi istediğim için yapıyorsam hiç tereddüt etmeden yapıyorum yaptıklarımı. O zaman herhangi bir beklenti de oluşmuyor içimde. Oluşmayan beklentiler de zamanla içerlemelere dönüşmüyor tabii. Yok, karşımdaki istediği için yaptığım bir şey varsa da -ki oluyor tabii öyle şeyler- bilinçli olarak yapıyorum. Sonradan bilinçsizce bir beklentim olmasın diye. “Ben onun için şunu yapmıştım ama.” demeyeyim diye. Bu kısım çok önemli benim için. Fedakarlık yapmış olduğumu reddediyor, bilinçli olarak “kar”ıma odaklanmayı seçiyorum. Dolayısıyla da kimseden benim için kendinden vazgeçmesini talep etmiyorum. Bu da kendime zamanla öğrettiğim bir şey. Daha mutluyum artık.

 

Küçüklüğümüzden beri farkında olarak da olmadan da o kadar çok bilgiye maruz kalıyoruz ki, birçok duygumuz bilinçsiz oluşuyor. Beklentiler ve içerlemeler de öyle. Annelerin fedakarlığıyla büyüyoruz. Beklentileri ne? Sevgi, saygı, ilgi? Onların beklediği tarzda bir sevgi ve ilgi göstermeyince de, süpürge ettikleri saçları konu oluyor. Türk filmleri ekti bunu ailemiz ekmediyse zaten beyinlere. O yüzden de çoğu insan “ben” olamadan ölüp gidiyor bu dünyadan. Hep başkaları için yaşayarak ve bir türlü içlerinden geçen karşılığı alamadıkları için mutsuz olarak…

 

Ben de diyorum ki; “ben” olarak öleyim. Her ilişkimde kendi alanıma sahip olayım, karşımdakinin alanına da saygı duyayım. Kimseden bir şey beklemeyeyim. Yani her kim varsa hayatımda, “biz” olmadan “ben” olalım ki, sağlıklı bizler olarak yaşayalım. Karşımdakiler de öyle insanlar olursa ve beni anlarlarsa, sanırım bencil biri olduğumu düşünmezler. Ya düşünürlerse? İşte o kısım çok açık. Demek ki aynı frekansta değiliz. 

 

(Karikatür: M. Üstündağ olmalı diye düşünüyorum. Umarım yanılmıyorumdur.)

Leave a comment