Ne kadar çok etiketimiz olduğunun farkında mıyız? Birilerinin kızı veya oğluyuz. Birilerinin kardeşi, ablası, yeğeni, kuzeni, torunu. Bir iş yerinde müdür yardımcısı, müdür, muhasebeci, bir doktor, eczacı, avukat, hakim, daha neler neler. Toplumca kabullenilmiş, benimsenmiş, saygın olduğu düşünülen ünvanlarımızla anılmak birçok insanı ve o insanla ilişkisi olanları mutlu edip, gururlandırabiliyor.
Bazılarımız sahip olduğu akrabalarla anılmayı tercih ediyor. Bazılarımız tuttuğu takımın kazandığı başarılarla övünüyor. Bir diğer kesim üye olduğu derneğin çalışmaları veya varlığıyla kimliğini sürdürmeyi seçmiş.
-“Sen benim kim olduğumu biliyor musun?”
-“Yooo.”
-“Ben ………’in yeğeniyim.” çok duyduğumuz, üzerine espiriler yapılan diyaloglardan. Trafikte alkollü yakalanan sürücü rolündeki komedyenler gelir gözümün önüne hep. Ya trafik polisi ………’yı tanımıyorsa? O zaman biz kimiz acaba?
Bir an için tüm kimliklerimizden arınsak, geriye ne kalır?
Ben birilerinin kızıyım, birisinin ablası, birilerinin teyzesi, birilerinin torunuyum. Çocuk istemiş olsaydım birisinin veya birilerinin annesi olacaktım. Bir ara birisinin eşi oldum. Onun arkadaşıyım, ötekinin dostu. Öğretmenim, sertifikalı spor eğitmenliklerim var. Bir okulda müdür yardımcısıyım. Reiki masterım.
Yani? Kimim ben şimdi? Bu saydıklarımın hangisi beni tanımlıyor? Hangisi benim için vazgeçilmez? Hangileri ön planda? Kendimi ne olarak tanımlıyorum en çok? İşim hayatımın büyük kısmını kaplıyor. Çok da severek yapıyorum yaptığım işi. Gençleri seviyorum. lletişim kurmayı seviyorum. Kendimi onların yerine koymak, o yaşlardaki hislerimi anımsamaya çalışmak çok keyif veriyor bana. Peki ben öğretmen veya eğitmen kimliğim ardında mı yaşıyorum? Öğretmen olmasam, “ben” ben olmaz mıyım?
Bir an için tüm kimliklerimizi, tüm etiket ve ünvanlarımızı bir kenara bırakalım. Sadece “ben” olarak kendimi karşı koltuğa oturtup, çıplak “ben”‘le sohbet edersem, başka birileri çıkar mı içimden? Bir canavar? Bir melek? Farklı bir “ben”?
Çok sık düşünür oldum bunları son zamanlarda.
Anneannem ve dedem öğretmendiler ve ne şanstır ki onları tanıyan insanların idareci olduğu bir lisede okudum. Hiç kaçamadım gözlerden. Hep “Sen ………. Hanım’ın torunusun, farklı çorap giymek sana yakışıyor mu?” laflarıyla karşılaştım. Lise yıllarım müdür yardımcılarından köşe bucak kaçmakla geçti. Ben de farklı kazak gitmek istiyordum, ama hep göz önünde olduğum için, bir türlü göğsümü gere gere dolaşamadım koridorlarda. Başkalarına kızarlardı, bana ise kınayan gözlerle bakar, nasıl olur da böyle şeyler yapabildiğime inanamadıklarını ima eden şeyler söylerlerdi. O zamandan beri hep birilerinin bir şeyi olarak anılmaktan kaçtım. Lise yılları travmaları bir türlü atlatılmıyor galiba. Hala tüylerim diken diken olur bir yakınımla anılırsam.
Kim olduğumun yaptığım işle, başardıklarım veya başaramadıklarımla, annemle babamla, arabamla veya evimin konumuyla ilgili olmadığı gerçeğini uzun zamandır biliyorum. Öyle olması da hoşuma gidiyor. Evet, çok sevdiğim bir işim var ve öğretmen olarak emekli olacağım muhtemelen, ama muhasebeci de olsam, veteriner de, ben yine “ben” olarak kalacağıma inanıyorum.
O yüzden de kimsenin ünvanı, işi, tanıdıkları, evi, etiketi beni ilgilendirmiyor. Gitsem buralardan, beni hiç tanımayan insanların arasına karışsam ve sıfırdan başlasam, yine aynı hayatı yaşardım sanırım. Bambaşka bir ülkede, bambaşka tanıdıklarla, hatta farklı bir ailede bulsam kendimi, yine “ben” olacağımı biliyorum. Çünkü tüm kıyafetlerin altındaki “ben”‘i sevmeyi öğrendim. Sevmediğimde de değişebileceğimi…

Leave a comment